GONZALES ARBOLEDA
— Silence was never a choice. —
Gonzales Arboleda'nın sessizliği doğuştan gelen bir huy değil, çocukluğunda yeterince çığlık atıp kimseye sesini duyuramamasının bir sonucuydu. Ailesi, o daha çok küçükken daha iyi bir hayat umuduyla her şeylerini geride bırakıp sınırın kuzeyine geçtiğinde, Amerika onlara vadedilmiş toprakları değil, çürümüş ve acımasız bir sistemi sundu. Babası, inşaatlarda omurgası un ufak olana dek çalışan, akşamları eve yorgunluktan konuşmaya bile mecali olmadan dönen, gururlu ama bitkin bir adamdı. Annesi ise Gonzales’in dünyadaki tek sığınağı, o cehennemin ortasında çiçek yetiştirmeye çalışan yegâne ışıktı.

Her şey, Gonzales lise çağlarındayken annesinin aniden hastalanmasıyla koptu. Aslında çözümsüz bir hastalık değildi; basit bir tıbbi müdahaleye, yorgun düşmüş bedeni için damardan verilecek birkaç şişe elektrolit ve dekstroz serumuna ihtiyacı vardı. Ancak acil servise gittiklerinde karşılaştıkları şey sağlık hizmeti değil, sistemin en soğuk yüzüydü.
Göçmen oldukları ve sigortaları bulunmadığı için saatlerce o dondurucu hastane koridorunda bekletildiler. Annesinin durumu ağırlaşıp babası yardım için isyan etmeye başladığında, hastanenin güvenlikleri ve ardından polisler devreye girdi. Doktorlar kılını kıpırdatıp o basit sıvıları bağlamak yerine prosedürleri bahane ederken, gelen polisler babasını taşkınlık yaptığı gerekçesiyle duvara yaslayıp kelepçeledi.
Annesi o koridorda, sadece ilgisizlikten ve sistemin çarkları arasında ezilmekten dolayı yavaş yavaş nefesini verirken Gonzales köşede donakalmıştı. Ailesini kurtarmak yerine onlara suçlu muamelesi yapan o otoriteyi asla affetmedi; bu yüzden o günden sonra önlüklü ve rozetli herkese kinle baktı.

İçinde biriken bu devasa kinle kendini sokaklara attı. Başlarda öfkesini kusmak, bir yere ait olmak için sokak çetelerinin arasına karıştı. Ancak köşe başlarını tutan, bol pantolonlar giyip el işaretleriyle birbirine "kardeşim" diyen bu adamların, ilk polis sireninde birbirini satan vizyonsuz "keko"lardan ibaret olduğunu görmesi uzun sürmedi.
O, ucuz sokak jargonu değil, uğruna ölebileceği gerçek bir sadakat arıyordu. Ve bu uyumu, bu kopmaz bağı motor kulübünde buldu. Kulüp, tıpkı onun gibi sistem tarafından dışlanmış, devletin rozetine ve kurallarına tüküren adamların kalesiydi.
Asfaltta yan yana sürdüğü adamlar artık onun gerçek ailesiydi.

Kulüp içinde hep gölgede kalmayı, az ve öz konuşmayı tercih eden ağırbaşlı bir adam oldu. En büyük yeteneği kelimeleri değil, direksiyonu tutan elleriydi. Altındaki makine ne olursa olsun, bir motor veya dört tekerlekli bir araç fark etmeksizin, onunla adeta bütünleşirdi. En riskli operasyonlarda, polis radyoları onların eşkaliyle inlerken dar sokaklarda gram panik yapmadan aracı bir gölge gibi kaydırıp herkesi sağ salim beladan çıkaran o usta şofördü.
Fakat bu hızlı hayatın, patlayan silahların ve egzoz gürültülerinin ona bıraktığı ufak bir lanet vardı: Sessizliğe gömüldüğünde kulaklarında başlayan ve hiç geçmeyen hafif bir çınlama. Geceleri yalnız kaldığında bu sesi bastırmak için atmosferik, karanlık dark folk şarkılarına sığınırdı. Özellikle müziğin yükseldiği anlarda, vokalin ve ana enstrümanın birebir aynı notada, milimetrik bir uyumla tizleştiği o melankolik ahenk, zihnindeki o sızıyı ve geçmişin çığlıklarını dindiren tek şeydi.

Yine de geçmişinde yaşadığı o büyük travma, devletin ve yozlaşmış insanların neler yapabileceğine dair içgüdüsel bir paranoya yaratmıştı. Sistemin her yere sızabileceğini bilirdi. Bu yüzden kulübün etrafında dolanan yeni çaylaklara, yelek almak için bekleyen "prospect"lere karşı hastalıklı bir şüpheyle yaklaşırdı. Aralarından birinin sivil bir polis ya da sisteme satılmış bir köstebek olma ihtimali, zihnini kemiren bir kurttu.
Kulübün içine sızacak tek bir ihanetin, o hastane koridorunda hissettiği çaresizliği ona yeniden yaşatacağını çok iyi biliyordu.

Bu paranoya onu sadece yabancılara karşı değil, görünmez gözlere karşı da sürekli tetikte tutuyordu. Araçlara gizlenebilecek GPS cihazlarına, dijital ayak izi bırakan telefonlara ve konum takibi yapabilecek her türlü teknolojiye karşı aşırı bir takıntısı vardı. Kulübün işlerinde dijital sınırları bizzat o çizerdi; operasyonlardan önce araçların altını, göğüslüklerini santim santim arar, peşlerine takılabilecek dijital bir pranganın varlığına asla tahammül etmezdi. Sistemin onları nasıl takip edebileceğini ve sınırlarını nasıl ihlal edebileceğini acı bir şekilde öğrenmişti.
Gonzales, kulüp masasında hep en köşede oturur, önündeki birasıyla ilgilenip dönen muhabbetleri sessizce dinlerdi. O, kulübün kahramanı ya da vazgeçilmez efsanesi değildi; sadece direksiyon tutmasını iyi bilen, üstüne düşen görevi layıkıyla yapan sadık bir üyeydi. İşler bittiğinde motorunun kontağını kapatır, kulaklıklarını takıp o karanlık ve sessiz dünyasına geri dönerdi.
Onun için asıl mesele bir kahraman olmak değil, sadece geçmişin gürültüsünden uzaklaşıp hayatta kalabilmekti.
