ALICE "STANHILL" HATHAWAY
""Kayıp çocuk" vakası olarak kayıtlara geçen bir kız çocuğunun kendine yeni kimlik inşa ederken çektiği sancılar... Kendine taktığı maskeyle artık harikalar diyarında."
PART I: 4 Yaşında Kayıp
Alice "Stanhill" Hathaway 19 Haziran 1997 Britanya doğumlu ve bugünlerde Vice City avukatı olan bir kadın. Alice'in geçmişi çoğu insanın çocukluğundaki gibi aile fotoğraflarıyla değil dramatik bir polis tutanağıyla başlıyor. Alice, İngiltere’nin Birmingham şehri, Digbeth semtinde, sabah ışıkları semte çöküyorken devriye gezen İngiliz polisleri tarafından bulunan küçük bir kız çocuğuydu. Bulunduğu sırada 4 yaşındaydı, ne geçmişinden bir iz taşımıştı ne de aile bağları tespit edilebilmişti. Üzerindeki ince bir gecelikten başka hiçbir şey yoktu. 4 yaşına kadar nasıl geldiğinin bilinmemesiyle beraber kendisinin konuşmaya ve anlatmaya pek hevesli olduğu söylenemezdi. Alice'i bulan devriye ekibi onu polis merkezine götürdü ve Alice orada bir süre çocuk şubesinin misafiri oldu, hayatının bilinen geçmişini başlatan o polis tutanağı burada tutuldu. Merkezde geçirdiği günlerde dahi kimse onun konuştuğunu görmedi, sanki kelimeler onun hayatına henüz davet edilmemiş gibiydi. Hakkında açılan dosyada sadece kayıp bir çocuk olarak nitelendirildi. Pedagoglar başında üşüşüyor, polislerse Alice'in ailesini arıyordu. Polis istasyonundayken onunla ilgilenen pedagoglar Alice için "korkmuyor, o buna alışkın" şeklinde bir rapor verdiler - belki de Alice'in karakterini tanımlayan en erken cümle bu oldu. Bu dosya adına haftalarca sürdürülen araştırmanın ardından, polis dosyası kapatıldı ve Alice İngiltere'nin himayesi altına alındı.
Bu himaye altındaki bekleyiş uzun sürmedi. Kaderin ince (ve çoğu zaman acımasız) bir başka tesadüfü Alice'in hayatını kısa süre sonra baştan aşağı değiştirdi. Londra'da İngiliz yargı sisteminin çeperinde itibarlı bir ismi olan Sir Edward Stanhill ve onun eşi Victoria Stanhill, evlat edinme programına başvurdular ve yolları Alice ile kesişti. Stanhill ailesi İngiliz hukuk aristokrasisinin neredeyse yarım asırlık temsilcilerinden biriydi, disiplin, prestij ve kusursuz görünüm bu hanenin temel kaideleri arasındaydı. Alice’in Stanhill ailesine girişi planlı bir düzenin parçasıydı. Stanhill'n evinde her şey yerli yerindeydi, ağır perdeler, cilalı kitap rafları, akşam yemeklerinde konuşulan hukuk davaları ve ölçülü tebessümler. Alice bu düzenin içine yerleştirildiğinde kısa süre içinde gerçeği gözlemledi, bu evde sevgi açıkça ifade edilmez, doğru davranışların karşılığında ödül olarak verilirdi.
Stanhilll malikanesine yerleştirildiğinden itibaren çocukluğu boyunca Alice’in hayatı kusursuz bir eğitim ve terbiye işleyişinde olgunlaştı. Burası ev değil eğitim kampı gibi hissettiriyordu. Özel okullar, piyano dersleri, Latince öğretmenleri ve yaz aylarında yapılan kültür gezileri, dışarıdan bakıldığında her şey kusursuz bir çarkın parçasıydı. Lakin bütün bu düzenin içinde Alice’in hissettiği, çoğu zaman ait olamamanın verdiği berbat histi. Evlatlık olduğu gerçeği hiçbir zaman açıkça yüzüne vurulmadı ama bunu hissetti çünkü Stanhill ailesi ona hayatını bağışlayan tanrılar gibi davranıyordu. Sir Edward Stanhill, Alice'e sesini yükseltmese bile iğneleyici tavırlarıyla ondan daima daha fazlasını beklediğini gösterirdi. Victoria Stanhill, nezaketle mesafeyi aynı anda taşıyabilen nadir insanlardan biriydi, Alice'i vitrin bebeği gibi süsleyip çay partilerine gezdirirdi. Görünen o ki Stanhill ailesi için Alice hakkında her şey şova dökülecek bir projeydi. Alice, onları sahiplenen ailenin bu davranışlarıyla, zaman içinde duygularını yaşamayı zayıflık olarak kodlayarak kusursuz görünmediği sürece Stanhill ailesinin bir parçası olamayacağını fark etti. Belki de bu yüzden çocuk yaşta kendi prensiplerini edindi, insanların onayını beklemeyi değil onların saygısını kazanmalıydı.
PART II: Kötü Yatırım
On bir yaşına girdiğinde Alice için işler değişiyordu. İngiltere'nin en katı yatılı okullarından birine gönderildi, bu onun için cehennemin başlangıcıydı. Alice orada akranlarının çoğundan farklı bir karakter sergiliyordu. Kendisinden beklenenin aksine dersleri berbat gidiyordu, Alice'in dikkat eksikliği vardı. Stanhill ailesi içinse bu kabul edilemez bir kusur olarak görülüyor ve Alice sadece tembel olarak nitelendiriliyordu. Yatılı okul yılları aynı zamanda kişiliğinin sertleştiği bir dönem oldu. Okulda o yıllarda Alice, hayatında ilk kez açık bir düşmanlığın tadına varır. Diğer asil kızlar Alice'in evlatlık olduğunu ve sokaktan geldiklerini biliyorlardı, bunu bir zayıflık olarak gördüler ve Alice'in üzerine gittiler. Yaşanan bu sürtüşme Alice'in içindeki bastırılmış öfkenin filizlenmesine sebep oldu, on dört yaşında yaşanan bir tartışma sırasında bir sınıf arkadaşını ciddi şekilde yaraladı. Hayatında ilk kez şiddet hissini dışa vurmuştu ve bu yüzden yetişkinliğinde yıllarca psikologla çalışacaktı. On altı yaşına geldiğindeyse artık bardağı taşıran bir olay daha, Alice biyolojik ailesine dair bir iz bulmak için kendi dosyasını çalmaya çalışırken yakalanıp yatılı okuldan ihraç edildi. Üvey abisi olayın üzerini örttü, bu hadise Stanhill ailesi için büyük bir hayal kırıklığıydı. Sir Edward Stanhill kızına hayatının geri kalanında duyacağı en ağır cümleyi kurdu, “seni o çöplükten çıkartmak yaptığım en kötü yatırımdı.”
Alice'in duyduğu bu cümle onun hayatındaki dönüm noktası oldu ve on yedi yaşından itibaren meseleler kendini ispat meselesine dönüştü. Kendine başarılı olmaktan başka çarem yok mottosunu çizmişti. Reşit olduğunda babası, Alice'e maddi destek vermeyi tamamen kesti ve Alice de bunu yakıt olarak kullanıp kendi yolunu çizmeye karar verdi. Burslarla ve yarı zamanlı işlerle ayakta durarak Amerika’ya gitti ve University of Pennsylvania Law School'a kabul edildi. Philadelphia’daki ilk yılları son derece zorluydu. Küçük bir apartman dairesinde yaşayıp gündüz derslere girer, geceleri kütüphanede çalışırdı. Alice için hayat artık bir başarı hikayesi yazma yolundaki sabırlı bir mücadeleydi. Hukuk derslerindeki notları ortalamaydı ama girdiği münazara kulübünde üniversitenin efsanelerinden birine dönüştü. Karşısındaki kişiyi aşağılamaktan yerin dibine sokma sanatını münazara kulübünde öğrendi. Lise hayatında, yatılı okulda geçirdiği dışlanmışlık ona odak süresi olarak meyve verdi. Arkadaşları sosyal ilişkilerinde vakit kaybediyorken Alice arzularını tamamen bastırarak kendi ruhunu UPenn'in ağır müfredatına yönlendirdi. Dersler, duygularını hissetmemek için kullandığı güçlü birer yatıştırıcıydı. Tüm bu üniversite hayatında giriştiği mücadele Alice'e bağımsız olma gücünü kazandırmıştı. Nötr birisi olmak, insanların söylediklerinden çok söylemediklerini fark edebilmek onu farklı kılar. Alice üniversite hayatını burada tamamlar ve mezun olur. UPenn'in ona kattığı en büyük şey, Stanhill malikanesinde öğrendiği performans eşittir sevgi mottosunu iş hayatına uyarlamak oldu, artık performans eşittir dokunulmazlık mantığıyla yaşıyordu. İçinde soğuk bir zafer duygusu vardı.
PART III: Sürgünden Boşluğa
Meslekteki ilk iki yılı boyunca Stanhill ailesine bağlı olarak avukatlık yapmaya devam etti. Babası Sir Edward Stanhill, Alice’e en sıkıcı ticari davaları ve bitmek bilmeyen şirket birleşmeleri dosyalarını verip durdu. Alice’i evcilleştirerek onu risklerden uzak kurumsal bir avukat yapmayı istiyordu. Alice ise bu yıllarda gizlice kamu savunuculuğu (legal aid) ofislerine gidip kimsesizlerin davalarına bakardı, kendi köklerini bu davalarda arıyordu. Meslekteki üçüncü yılındayken Alice'in karşısına bir dosya çıkar ve bu dosyayı inceledikçe içine bir ağırlık çökmeye başlar. Dosyada ailesinin temsil ettiği çok zengin bir ilaç devinin klinik testlerde yan etkilerini gizlediğini görür. Alice bir tercihle karşı karşıya kalır, otoritenin içinde kalmak veya buna baş kaldırmak. Günün sonunda etik kodlarına yenik düşerek (ya da sadece otoriteye başkaldırmak için) dosyayı anonim olarak sızdırdı. Olay kanıtlanamadı ve babası da durumu sezdi. Alice, aile itibarını daha fazla lekelememesi için babası tarafından New York’taki bir ofise sürgün edildi.
New York'a sürgünü Alice'in hayatını tamamen kendi eksenine odaklanarak şekillendirmesini sağladı. Ailesinin boyunduruğundan tam anlamıyla uzak durabilecek noktaya erişmişti, yaptıklarından pişmanlık çekmedi. Geldiği noktada Alice artık kimsenin diktesinde durmak zorunda olmayan, kendi kazandığıyla kendi hayatını yaşayan bir kadındı. Geldiği yeri unutmadı, kazandığı her büyük maddi meblağla birlikte İngiltere'deki yetimhaneler için ciddi miktarlarda anonim bağış yaptı ve buna hayatının geri kalanında da devam edecek. New York'ta hukukçu olarak kariyerini ileriye yürüttü ve önde gelen avukatlardan biri oldu, Burada edindiği bağlantılar onun elini kuvvetlendiriyordu. Mesleğindeki 8. yılına girerken başka bir eyalete, Florida'daki Vice Barosu'na atandı. Kendisine bildirilen bu karar onun için bir dönüm noktasıydı. Barodaki idari boşluğu kapatmak üzere burada yeni görevine başladı ve hayatında yeni bir sayfa açacak adamla bu şehirde tanıştı.