La Cruz de Borgoña

IV.Perde: Kaçış
Siren sesleri kapıya dayandığında teslimiyeti değil, Burgonya Haçı'nın o savaşçı ruhunu seçtiler. Karanlığın içinden üzerlerine gelen kuşatmayı, namlularından çıkan ve geceyi aydınlatan ölümcül kurşunlarla yarıp o cehennemden sıyrılmayı başardılar. Arkalarında bıraktıkları şey sadece milyonlarca euro ya da lüks malikaneler değildi; onlar o gece, ihanete uğramış koca bir geçmişi ve üzerine basacak toprağı kalmamış, küle dönmüş bir vatanı geride bıraktılar.
Evleri basılmadan, tüm servetleri devlet eliyle gasp edilmeden saatler önce Ricardo, dondurulan hesaplara bakıp Antonio'nun gözlerinin içine baktı. Galiçyalıların o meşhur teslim olmayışını hatırlatan şu söz döküldü dudaklarından;
"El agua pasada no mueve molino."
(Geçmiş su, değirmeni döndürmez.)
Namlularından çıkan kurşunlarla kuşatmayı yarıp o karanlık geceden sıyrıldılar. Arkalarında bıraktıkları şey sadece para değildi; ihanete uğramış bir geçmiş ve küle dönmüş bir vatan bıraktılar.
V.Perde: Vice City'de Bir Avuç Kül (2026)
2026 yılının o kavurucu güneşi Vice City semalarında yavaş yavaş yükselirken, limanın ücra bir köşesinde pas tutmuş, eski bir konteynerin ağır demir kapısı gıcırdayarak aralandı. İçeriden çıkan o dört adamın ne artık arkalarında onları koruyan devasa bir devlet gücü vardı, ne de banka hesaplarında tek bir cent kalmıştı. Üzerlerindeki eski, hırpalanmış kıyafetler ve ruhlarına kazınmış o ihanetin derin, sızılı yarasıyla; Vice City'nin göz alıcı neon ışıklarıyla süslenmiş ama bir o kadar da acımasız, tekinsiz ve yabancı sokaklarına ilk adımlarını attılar.
Şimdi bu devasa metropolün göğe uzanan kibirli gökdelenlerinin gölgesinde, kelimenin tam anlamıyla en diptelerdi. Şehrin köşe başlarını tutmuş yerel çeteleri, sokak serserileri ve kibirli baronları onları sadece "beş parasız, zavallı birkaç yabancı mülteci" olarak görüyordu. Oysa unuttukları şey, bu adamların sıfırdan imparatorluk kurmayı çok iyi bildiğiydi.
Antonio, Vice City'nin o boğucu ve nemli havasını derin bir nefesle ciğerlerine çekerken, cebinden simsiyah, üzeri tamamen boş, gizemli bir kart çıkardı. Avucunun içindeki eski çakmağı çaktı; ateşin hırçın alevi kartın köşesini hafifçe karartırken ekibine döndü. Gözlerinde ne geçmişe dair tek bir pişmanlık kırıntısı vardı ne de geleceğe dair bir korku... Sadece büyük yazar Cervantes’in Don Kişot’un sayfalarında yüzyıllar öncesinden fısıldadığı o zamansız, sarsılmaz hakikat parlıyordu:
"No hay recuerdo que el tiempo no borre, ni pena que la muerte no acabe..."
(Zamanın silmediği hiçbir anı, ölümün son vermediği hiçbir keder yoktur.)
"İspanya’da bizi acımasızca budadılar chaval," dedi sesi gecenin nemini yaran bir bıçak gibi soğuk ve kararlıydı. "Bizi o dipsiz kuyularda ölüme terk ettiler. Ama o korkakların unuttuğu, asla hesaba katamadığı bir şey var..."
Antonio, gözünü bile kırpmadan parmağına küçük bir çizik attı ve sızan sıcak kanıyla o simsiyah kartın tam ortasına tırtıklı, düğümlü bir "X" çizdi. Burgonya Haçı, Vice City’nin yozlaşmış topraklarında ilk kez o an, kendi kanlarıyla vaftiz edilerek yeniden doğdu.
"Biz o düğümlü, asırlık ağacın sökülmez kökleriyiz. Şimdi bu yabancı, bu kirli topraklarda, kendi mutlak bağımsızlığımızı sıfırdan, kendi kanımızla ve kendi kurallarımızla yeniden yazacağız. Bizi tanımıyorlar mı? Tanıyacaklar. Bu kibirli şehir, bu kan kırmızı haçın önünde diz çöktüğünde, bizim kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi çok iyi anlayacaklar."
2026 yılı, onlar için hazin bir hikayenin bitişi değil; yitirilen bir gölge imparatorluğunun, Vice City’nin tekinsiz sokaklarında, küllerinden çok daha acımasız, çok daha öfkeli ve çok daha görkemli bir şekilde yeniden doğuşunun mukaddes miladı oldu.

"İspanya’da bizi öldürdüler, chaval. Ama unuttukları bir şey var; bizi biz yapan şey cebimizdeki euro değil, kafamızın içindekilerdi.
Bu şehir bizi tanımıyor. Bu şehirde hiç kimseyiz.
Ama sıfırdan başlamak, nasıl zirveye çıkılacağını en iyi bilen adamlar için bir ceza değil, fırsattır."